Çandarlı, İzmir.... Size de çıkabilir ;-)

İstemediğim kadar uzun bir ara verdim yazmaya, ama elimde değildi... Vakit yoktu gerçekten... Aslında başladığım işi bitirip, Güney Afrika serisini tamamlamalıyım ama, içinde bulunduğumuz sezondan dolayı bir “Milli Piyango” yazısı yazmak istedim ;-)




Bu yaz, tatilimin 2 haftasını Çandarlı’da geçirdim. Çandarlı İzmir’in Dikili ilçesine bağlı, Çandarlı Körfezinde, üç tarafı denizle çevrili bir yarımada üzerine kurulmış küçük bir tatil kasabası. Eski adı “Pitane” Kadın Şehri anlamına geliyormuş. Bu şehri Amazonlar kurduğu için bu ismin verildiği sanılıyormuş. Gece hayatı sakin, bozulmamış, tam kafa dinlemeye uygun güzel bir yer... Çevresinde de gidilecek güzel yerler var. Örneğin Dikili çok daha büyük ve hareketli bir yer. Çok güzel Tuborg bira da bulabiliyorsunuz ;-)



Orada 2 haftalığına bahçeli 3 katlı güzel bir ev kiraladık. Bütün yıl o kadar yorucu geçti ki, tatilde erken kalkıp, kahvaltı saati bitmeden giyinip restorana inmeye çalışmak, 500 kişiyle aynı yerde yemek yemek, 2 dilim peynir almak için sıraya girmek zorunda kalmak hiç cazip gelmedi doğrusu... Bu sefer pijamalarımla kahvaltı etmek, bacaklarımı uzatıp kitap okumak, canım isterse plaja gitmek, istediğim zaman yemek yemek istedim. Tatil gerçekten de istediğim gibi geçti; dinlendik, bol bol kitap okuduk, güneşlendik... Denize de girmeye çalıştık ama... suyu o kadar soğuk ki, her zaman cesaretimizi toplayamadık doğrusu. Ben hayatımda daha soğuk bir denize girdiğimi hatırlamıyorum, Ayvalık yanında sıcak kalıyor, o kadar yani.... Bir de rüzgarı çok meşhur Çandarlı’nın.... Çok şiddettli esiyor, ama her nedense insanı çarpıp serseme çevirmiyor...

Çandarlı’yı seçmemin bir diğer nedeni de çok sevdiğim bir arkadaşımın orada olması ve uzun zamandır ayrı şehirlerde olduğumuz için birlikte zaman geçiremeyişimizdi. Yani bir taşla iki kuş misali...;-) Tatile tatlişkomla yani yeğenimle beraber çıktık, ikinci hafta ablam ve eniştem de bize katıldılar. Onlar gelince biraz civarı da gezdik; Dikili’ye, Bergama’ya gittik. İki haftanın sonunda ben istanbul’a döndüm, onlarda tatillerine devam etmek için Altınoluk’a geçtiler... Zaten ne olduysa onlar gittikten sonra oldu :-(

Ben, üzerinize afiyet, biraz sakarımdır... ablam da bunu bildiğinden içine doğmuş olacak, Çandarlı’dan ayrılırken arkadaşıma sıkı sıkı tembih etti; “ bak, bizim kız sana emanet, ona göre” diye... Tatlişkom da “aman dışardayken elini tut!” diye dalga geçti.... Şimdi siz sanacaksınız ki, ben bir kaç gün daha orada kalmaya devam edeceğim.... hayır, onlar sabah Altınoluk için yola çıktılar ben de, akşam İstanbul’a döneceğim... Yani bu tembihler 10-12 saat için ;-) Kahvaltımızı ettik, "son kez plaja inelim bari" deyip hazırlandık. Plaja biraz yürüme mesafesinde olduğumuzdan atladık arabaya çıktık yola. Çandarlı merkeze geldiğimizde, Birsoş “sen biraz arabada bekle, biz kontör alıp hemen geliyoruz” dedi... Bir süre, arabada bekledim ama, sıcaktan bunalıp indim arabadan.. Arabanın yanında beklemeye başladım... ve derken birden ayağımın üzerinde bir sıcaklık. Aaaa, ayağıma kuş pislemiş.... "Hmmm, günlerden Cuma, sayısal loto Cumartesi çekiliyor .....Bu, bu... bu bir işaret olmalı!" diye düşünüp hemen karşıdaki dükkana yakınlarda sayısal loto oynayacağım bir yer olup olmadığını sordum... Çandarlı’da tek bir yer varmış, ve o da 5m ötemdeymiş. “İşte şuradaki kırtasiye” demez mi... “Ay kesin bana çıkacak, bu da başka bir işaret olmalı” deyip, hemen kırtasiyeye doğru ilerledim. Kırtasiyeye yüksekçe bir basamakla çıkılıyor, içerisi de biraz loş... Gözlüklerimi çıkardım, kuponumu aldım, başladım karalamaya.. Sonra kuponumu yatırdım, gözlüklerimi taktım ve kırtasiyenin dışına bir adım atmamla, kendimi yolun ortasına kapaklanmış olarak bulmam bir oldu... Sen kırtasiyeye girerken çıktığın basamağı unut, gözlük takmaya konsantre olmuşken atılan kocaman bir adımla kendini yerde bul,  iyi mi! Eee, değil tabi ki.. İki tane tırnağım çok feci ve derin bir şekilde kırılmış  ve kanıyor ve ilave olarak her iki dizim birden sıyrılmış ve kanıyor...  Küçük yerlerde insanlar daha insancıl oluyor; hemen yardımıma geldiler, yakınlardaki bir çeşmede dizlerimi yıkadık, sonra hemen bir eczaneye gittik pansuman için. Pansuman yapılırken Birsoş’a dedim ki, "ben de kendimi biliyorsam, bana çıksa çıksa şu merhemin parası çıkar..." Fakat kendimi sandığım kadar iyi bilmiyor muşum;  o bile çıkmadı...

Tatilimin son gününü talih-siz bir kuş gibi oturarak geçirdim ve yazın geri kalan kısmında dizimdeki yaranın geçmesini bekledim... Tatlişkom ve ablam Birsoş’a elimi tutmadığı için telefonda sitem ettiler... Birsoş’da “ ya valla 2 dakikalığına yalnız bıraktım, ne bileyim böyle olacağını” diye kendini savundu... İyice maskara oldum yani... O zamandan beri sayısal oynamıyorum :-)

Bu yazının anafikri:  Bir gün üzerinize kuş pislerse, önce kuşun güvercin olduğundan emin olun; çünkü kılavuzu karga olanın başına neler geldiği malum... ;-) Eğer kuş güvercinse ve siz de illa şansınızı denemek istiyorsanız, sayısal loto yerine milli piyango alın, belki size çıkabilir ;-)

Zagrep, Hırvatistan - 1

Hırvatistan, vize almadan gidebileceğimiz nadide Avrupa ülkelerindendir. Sadece bir kere, o da birkaç günlüğüne gitmiş olmama rağmen, beni etkileyen şehirlerden birisidir küçük, güzel Zagrep. Ve o şehirden aklımda en canlı olarak şu üç şey kalmıştır; tramvay, çatılar ve sıcak şarap...



2006 yılının Aralık ayıydı ve Noel’e 8-9 gün vardı... 2007 yi karşılamaya hazırlanıyordu Zagrep... O yüzden her yer ışıl ışıl süslenmişti... Hava çok soğuktu ama en azından yağmur yada kar yoktu... Özellikle Jelacic meydanı bir harikaydı... her yer süslenmiş, koskaca bir çam ağacı, ışıklar, Noel baba kostümlü satıcılar... Zaten Aralık başında başlarmış kutlamalar. Akşamları meydanda konserler, gündüzleri çocuklar için gösteriler... Arka planda hep Noel şarkıları, her yerde müzik var... İnsanlar mutlu ve gülümsüyor... Kuru soğuğa rağmen sokaklar akşamları bile cıvıl cıvıl... İnsanlar ellerinde sıcak şarapları ve eldivenleri keyifle sohbet edip gülüyor... Bu manzara bana bir kere daha milletlerin alışkanlıklarının ne kadar farklı olabileceğini gösterdi; Bizler hava çok soğuk olduğunda kapalı mekanlara girer, oturup sıcak çay yada sahlep içeriz... Hırvatlarsa, meydana kurulan büfelerin etrafında toplaşıp, açık havada ve ayakta sıcak şarap içiyorlar... :-) Görünüş olarak bize benzeseler de alışkanlıklarımız taban tabana zıt olabiliyor demek ki...



Şehir oldukça küçük ama son derece temiz ve düzenli... neredeyse dakikada bir tramvay geçiyor.. ama ona bile binmeye gerek yok aslında, tamamen yürüyerek önemli her yeri görmek mümkün... Gel gör ki, içinden tramvay geçmeyen bir fotoğraf çekebilmek oldukça zor ;-)


Şehrin merkezi Ban Jelacic (Yelaçiç diye okunuyor) meydanı. Ve meydana adını veren Vali Jelacic’in at üzerinde, kılıcı havada bir de heykeli var. Zagrep’i Macarlardan kurtaran bir halk kahramanıymış Jelacic. Bu meydandaki sokaklardan birinden çok güzel bir çiçek pazarına giriliyor. Noel yaklaştığı için bir çok ağaç süsü, mumlar ve kapı süsleri satılıyordu... Sonra taze ve kuru çiçekler geliyor... ve bu sokağın sonundaki taş merdivenlerden Dolac Pazarına çıkılıyor. Burası benim dışardan katlı otoparka benzettiğim içerde her türlü meyve, sebze, et, peynir, şarap, hediyelik eşya vs. bulunabilecek dükkanların ve tezgahların bulunduğu güzel bir pazaryeri. Meydan gibi burası da canlı ve cıvıl cıvıl. Öğle yemeği yada kahve molası vermek için güzel cafeler de var, öyle sıradan sebze pazarları gibi değil yani...



Zagrep, yukarı ve aşağı şehir (gornji grad – donji grad) olarak ikiye ayrılmış ve eğer yürümek istemezseniz yukarıdan aşağıya bir çeşit raylı asansör diyebileceğimiz finüküler ile çıkabiliyorsunuz. Şimdi İstanbul’da da var bundan, Taksim-Kabataş arasında... Yukarı şehirdeki Kaptol bölgesinde bir çok tarihi eser var. Zagrep Katedrali bunlardan biri ve boyları 100m yi aşan iki kulesi şehrin heryerinden görünüyor. Katedralin tam önünde altın renkli Dört Melek ve Meryem Ana sütunu var.
 


Bunun hemen yanına Noel e uygun olarak minyatür bir “Betlehem” yani bizim bildiğimiz adıyla "Beytüllahim" inşa etmişler. Batı Şeria’da bulunan Beytüllahim’in Isa’nın doğduğu şehir olduğuna inanılıyor. Hz. İsa doğarken, Beytüllahim şehrinin üzerine çok parlak bir yıldız doğduğuna inanılıyor ve buna Betlehem Yıldızı deniyor. Bu parlak yıldız muammasını astronomlar hala tatmin edici bir şekilde açıklayamamışlar; Venüs ve Jüpiterin aynı hizaya geldiğinde tek bir yıldız gibi algılanmasından kaynaklanmış olabilir diyenleri var. Hatta bu teoriye göre Hz. İsa'nın Aralık değil, Haizran doğumlu olması gerektiği iddia edilmişti bir kaç sene önce... Her neyse,  Noel’de çam ağaçlarının en tepesine konan büyük parlak yıldız, işte bu olayı yani Betlehem Yıldızını simgeliyormuş.




Yukarı şehrin orjinal girişi ise Kamenita Vrata’dan (Taş Geçit). Bu geçitin içinde duvarında Meryem Ana ve bebek İsanın resminin olduğu küçük bir şapel var... Anlatılana göre, bu resim tahta çerçevesinin tamamen yandığı bir yangından hiç hasar görmeden kurtulmuş. O nedenle mucizevi olduğuna inanılan bu resmin önünde ve geçitin diğer uygun yerlerinde, mumlar ve çiçeklerin arasında diz çöküp dua ediyor bir çok insan.




Olur da nerede olduğunuzu unutursanız, St. Mark Kilisesi bunu size hemen hatırlatabilir. 13yy. dan kalma bu kilisenin çatısı Hırvat bayrağını andıran bir şekilde seramiklerle kaplı ve başka bir benzeri yokmuş. Kırmızı, beyaz ve mavi damalı zemin üzerinde iki adet hanedanlık arması var. Bunlardan sağdaki Zagrep’i soldaki ise Hırvatistan, Slovenya (ki Osmalı’dan alınmış) ve Dalmaçya Üçlü Krallığını temsil ediyormuş. İşin içine Almanlar ve Avusturya’lılar da karışmış, çünkü o zaman Hırvatistan Krallığı aslında Avusturya Krallığına bağlı bir alt krallıkmış... eee sonra o da Avusturya- Macaristan İmparatorluğu olmuştu zaten ;-) Yani karışık işler bunlar, ama özetle çatı ilginç ve güzel :-)

Bu arada Zagrep’i çatılarıyla hatırlamama neden olan St. Mark Kilisesi değil, Lotrçak (Hırsız) Kulesi. Bir zamanlar amacı hırsızlara karşı şehri korumak olan bu kule, şimdi harika bir şehir manzarası sunuyor.... Çatıların göründüğü fotoğrafları çekmek için en uygun yerlerden biri :-)
Çok uzun süreli kalışlar için sıkıcı gelebilir, ama fırsat bulursanız gitmenizi tavsiye ederim... Hatta iyi eldivenleriniz ve ayaklarınızı sıcak tutacak çoraplarınız varsa, Noel zamanı gidin ve şehri Noel şarkıları eşliğinde gezin derim :-)

Daha çok Zagrep resmine web albümünden ulaşabilirsiniz. (Yolculuktan Kareler'deki fotolara tıklayarak web albümüne ulaşabilirsiniz.



Güney Afrika - 3

Pilanesberg’de Safari



G. Afrika’da safari için gidilecek en iyi ve en büyük yer Kruger Park. Ama orası için 3-4 gün ayırmak gerekiyor. Bizim o kadar vaktimiz olmadığından yapabileceğimizin en iyisini yaptık ve Pilanesberg’e gittik :-) Aslında bu ilk safarim olmayacaktı; daha önce de Cape Town yakınlarında bir safari parkına (Inverdorn) gitmiştim. Ama oradaki hayvanlara dışardan yem takviyesi yapılıyordu, çok yıkıcı olduklarından hiç fil yoktu ve aslanlar diğer hayvanlara zarar vermemeleri için ayrı bir alanda tutuluyorlardı.

Eeee, peki ne vardı derseniz, bir çok diğer hayvan ama en önemlisi zürafalarla yürüyüş vardı :-) Zürafalar otçul ve insanlara zarar vermiyorlar bu yüzden onlarla yan yana yürüyebiliyorsunuz.... Muhteşem bir özgürlük hissi veriyor bu insana... Bu arada etrafta zebra yada kudu ( bir çeşit ceylan) olsa bile onlar da bizden korkup kaçıyor...
Neyse Pilanesburg Inverdorn gibi değil, tamamen vahşi bir hayat yaşıyor hayvanlar. Ve onları görmek için erken kalkmak gerekiyor, çünkü öğlene doğru hava ısınınca, uyumaya çekliyorlar ve onları görebilmek mümkün değil. Herhalde 5:30 da yatmışlığım, 5:30 da kalkmışlığımdan daha çoktur; ama o sabah 5:30 da yola çıkmak için hazırdım. Zaten kaldığımız otelden 10 dakika sürüyor Pilanesberg. Park girişinde isimlerimiz alınıyor, ve her türlü sorumluluğu kabul ettiğimize dair bir belge imzalatılıyor. “Aracınızdan inerseniz sorumluluk size ait” diye uyarıyorlar. En azından içerde olduğumuzu biliyorlar, “en kötü ihtimalle akşam bizi aramaya birileri gelir” diye düşünerek rahatlatıyorum kendimi. Ve “Big 5- büyük beşli” yi görme umuduyla giriyoruz parktan içeri. Big 5 nedir derseniz; 5 büyük safari hayvanı için kullanılıyor bu terim. Ama “büyük” sıfatını ebatlarından dolayı değil, saldırganlıklarından ve yakalanmalarının zor oluşundan alıyorlar. Bunlar; Fil, Gergedan, Aslan, Leopar (bazı bölgelerde çita) ve Bufalo. Saldırganlığı da şöyle açıklıyorlar; bu hayvanlardan biri sizi uzaktan gördüğünde tamamen saldırmak amacıyla size doğru gelebilirler. Oysa diğer bir çok hayvan insan gördüğünde tam aksini yapıp, kaçar. Yani bunlar saldırganlıkta ilk 5 e giren safari hayvanları :-)
Bir süre yol aldıktan sonra , asfalt yol bitiyor ve toprak yol başlıyor. Altımızda normal şartlarda harika diyebileceğimiz spor bir mercedes var - acenta upgrade yapmış :) ama safari için aslında yerden yüksek bir araba gerekiyor... ama biz şikayetçi değiliz yine de ;-)

Toprak yola girdikten kısa süre sonra sonra filleri görmeye başlıyoruz bile... Yol kenarında ağaç dallarındaki yaprakları yiyorlar. Bunlar Uzakdoğu da gördüklerimden farklı. Daha sağlıklı ve daha koyu renkli Afrika filleri... ve de çok daha büyükler. Yetişkinlerin boyları 3m. civarında, ağırlıkları da cinsiyetlerine göre 3-5 ton arasında değişiyormuş... (Uzakdoğudakiler 2 ton civarında) Yani inanılmaz büyük bunlar... Çekebildiğimiz kadar fotoğraf çekiyoruz, eğer güvende olduğumuzu düşünürsek arabanın camını açarak yapıyoruz bunu, ve hayvanları ürkütmemek / kızdırmamak için eğer yakınımızdalarsa mutlaka arabayı stop ediyoruz. Camı açtığımızda doğanın sesini de duyabiliyoruz. Bu bazen ürkütücü oluyor, çakal sesleri fil seslerine karışıyor, bu da bir çaresizlik duygusu uyandırıyor insanda...


Fillerden sonra gergedanları da görmeye başlıyoruz. İki çeşit gergedan var G. Afrika’da. Beyaz ve Siyah. Ama bunlar aslında yanıltıcı tanımlamalar, çünkü her iki tip gergedan da aynı renk :) Asıl fark çene/ dudak yapılarındaymış Çenesi geniş olan beyaz gergedan. Hollandacada geniş anlamına gelen “wijde” kelimesi yanlış bir tercüme ile “wide- geniş” yerine white- beyaz” olarak alınmış ve bu da beyaz gergedan ismini yaratmış. Gergedanlar çok çağ öncesine aitmiş gibi görünüyorlar; insana Jurassic Park’daymış hissi veriyor bu hayvanlar. O kadar iriler ki... Fillerden sonra, ikinci en büyük memeli hayvan gergadanmış zaten... 
Bir ara iki gergedan tam arabamızın önünden yolun karşısına geçiyor, ağır, ağır, tonlarca ağırlıktaki vücutlarını bir sağa bir sola yatırarak ilerliyorlar... çok ilginç, etkileci ve korkutucu gerçekten... Bu arada hem yavru fil hem de yavru gergedan görüyoruz... Tüm canlıların küçüğü daha sevimli, bunu bir kere daha anlıyorum...

Bu arada Pilanesberg’in öyle bir cangıl havası yok. Daha çok otluk bir arazi, ama otların boyları çok yüksek ve biliyoruz ki onların arasında bizden saklanan yada tembel tembel uyuklayan bir sürü yabani hayvan var. Sonra uzunca bir süre sadece ceylanlar, kudular ve zürafalar görüyoruz. Ama burada züraflarla yürüme şansımız yok tabi ki....


Ceylanlar çeşit çeşit (antilop, impala, kudu, wildebeast, waterbuck...) Mesala bir tane McDonald’s dedikleri bir cins antilop var... Arkadan bakınca sanki McDonald’s ın sembolü olan M harfini çağrıştıran bir renk farkı var; arka bacaklarına M dövmesi yaptırmış gibiler... Çok yaratıcı bir isim olmuş doğrusu :-) Bir de daha önce görmediğim wildebeast dedikleri bir hayvan var, bol bol onlardan da görüyoruz. Bu hayvancıklar aslan ve leoparlar için akşam yemeği...

Sonra bir süre hiç birşey görmeden ilerliyoruz. Ve derken küçük bir göl yanından geçerken su aygırılar görüyoruz, keyifle oynuyorlar suyun içinde... Onlar da kocamanlar...Vahşi hayatta bu bir avantaj...

Ve sonra çalıların arkasında 2 tane bufalo görüyoruz. Ama otlar o kadar yüksek ve hayvaların açısı o kadar ters ki, bir türlü tam olarak göremiyoruz onları. 20 dakika kadar bekledikten sonra vazgeçip gidiyoruz. Çünkü saat ilerliyor, ve biz saat 11 olmadan herşeyi görmüş olmayı planlıyoruz. Big Five’ın 3 ünü gördük, ama hala kedigillerden birşey çıkmadı karşımıza.... Park içinde arabadan inilebilecek noktalar var, bu alanlar tel örgülerle korunuyor. Ama arabadan tel örgüye kadar 4-5 metre açık arazi de yürüyüp, sonra bir kapı açmak gerekiyor korunaklı bölgeye girmek için. İşte bu noktalardan birinde iniyoruz arabadan (çünkü tuvalete gitmemiz gerekiyor :) Bu kısım biraz tehlikeli aslında, çünkü hem o 4-5 metrelik yürüşüş sırasında hem de içerde neler olabileceğini kestirmek zor. Çünkü bahsettiğim tel örgüler sadece 3m. yükseklikte ve şanssız bir durumda yeterli olmayabilir. Neyse bu molayı macerasız atlatıyoruz ve tekrar yol almaya başlıyoruz.


İlerde bir fil sürüsü var, yola doğru ilerliyorlar, belli ki yolun diğer tarafına geçecekler. Arabayı durdurup bekliyoruz, bir süre sonra gerçekten önümüzden karşıya geçmeye başlıyorlar; muhteşem bir manzara... 1-2-3..... tam 12 tane sayıyorum, birkaç tane yavru var, diğerleri kocaman... Önlerine çıkan dalları, ağaçları kırarak, yıkarak ilerliyorlar. O anda arkadaşım dikiz aynasından arkayı görüp bana arkaya bakmamı söylüyor... ve arabanın arka tarafında şimdiye kadar gördüğüm en büyük fili görüyorum. Ve onun arkasında da diğerleri...
Bir başka fil sürüsü de arkamızdan geçiyor; yani arabamız 2 fil sürüsü arasında.... yapacak hiç bir şeyimiz yok! Arabamızı görünce yollarını değiştireceklerini umarak sessizce bekliyoruz. Yola bakıyorum, eğer arabaya saldırırlarsa araziye doğru sürebilir miyiz diye, ama bu arabayla imkansız, çünkü yol kenarına kanallar açmışlar... Belki bir cip oradan kurtulabilir ve fakat bizim upgrade’imiz C serisinden bir mercedes... Sadece bize saldırmalarından değil, birbirleriyle kavga etmelerinden de korkuyorum... Sessizce 20 dakika kadar tüm sürünün geçmesini bekliyoruz rahat bir nefes almak için... “Bellki de aynı sürüdendir bunlar, o durumda sorunsuz giderler di mi?” diye soruyorum, benden daha tecrübeli arkadaşıma “ evet, tabi” diyor sakin sakin... Ancak sürü gözden kaybolduktan sonra, o da benim kadar korktuğunu itiraf ediyor... Vahşi doğada ne zaman ne olacağı belli değil... ona uyum sağlamaya çalışmaktan başka yapılacak daha akıllıca bir şey yok.

Güney Afrika’da yaşadığım en tehlikeli ve beni en korkutan anım işte bu fil sürüleri arasında kalışımız oluyor.

Acıktığımız için mola yerine gidiyoruz, hem bir şeyler yiyelim hem de aslan yada kaplanları nerede göreceğimizi öğrenelim diyoruz. Burada çok akıllıca bir şey yapmışlar. Mantar bir panoya parkın bir haritasını asmışlar, ve her hayvan için farklı renke raptiyeler belirlemişler. Ziyaretçiler hangi hayvanı hangi bölgede gördüklerini işaretleyerek birbirlerine yardımcı oluyorlar. Bu sabah aslanlar ve leoparların, parkın bizim henüz gitmediğimiz bir bölgesinde görüldüğünü öğreniyoruz. Filleri ve gergedanları ve bufaloları gördüğümüz yerleri işaretliyoruz...
Karnımızı doyurduktan sonra, Big Five ın eksik kalan ikisini tamamlamak için tekrar yola düşüyoruz... Ben bir ara uzakta bir ağaç altında yatan bir aslan gördüğümü sanıyorum, ama bir türlü emin olamıyoruz, sonra gördüğüm şeyin aslana benzer bir kaya olduğuna kanaat getiriyoruz.... Parkın bu bölgesi çok uzun sararmış otlarla kaplı, biliyoruz onların arasında bir yerlerdeler... ama olmuyor, göremiyoruz bir türlü. Saat 12'ye doğru aramaktan vazgeçiyoruz, çünkü hava ısınıyor artık... ve akşam üzerine kadar artık ortaya çıkmayacaklarını biliyoruz, ve ne yazık ki bizim de o kadar vaktimiz yok :-(

Böylece safarimizi tamamlıyoruz. Gün boyunca en az 50 fil ve 20 tane gergadan görmüş oluyoruz. Fillere sık rastlanıyor, ama bu kadar çok sayıda gergedan görmüş olmamız büyük şans gerçekten... Kedigiller ise bir sonraki Afrika macerasına kalıyor...




Bu foto özellikle Fikriyecim için :-)


Cape Town, Masa Dağı, Ümit Burnu ile devam edecek.

Güney Afrika - 2

Bu yazıyı Bükreş Otopeni havalimanında Temeşvar (Timisoara) uçağını beklerken yazmaya başladım, ama ancak şimdi gönderebiliyorum. Bu Temeşvar’a üçüncü gidişim ama, Türkçe’de bu şehre Temeşvar dediğimizi henüz yeni öğrendim :-) Sabah yaşadığım “uçağı neredeyse kaçırma” macerasından bahsetsem mi diye düşündüm ama en iyisi önce başladığım işi bitireyim, ve Güney Afrika ile devam edeyim ;)

Jo’burg

G. Afrika’lılar kısaca Jo’burg diyorlar Johannesburg’a. Zaten yapı olarak da pek öyle canlarını sıkacak, yoracak şeylerle uğraşacak tarzda insanlar değiller; o yüzden Jo-han-nes-burg demek için yormuyorlar kendilerini :-) Yavaş yavaş, sakin sakin yapıyorlar herşeyi. Eğer iş yapıyorsanız bu tavır çok can sıkıcı olabiliyor... çünkü işler bir türlü ilerlemiyor... Ama tatil için biçilmiş kaftan....

Her şehirde olduğu gibi, merkezi merak ediyor insan. Şehir merkezine gitmek istedim, “Olmaz, çok tehlikeli” dediler... Bizim seyahat acentalarının “ panoramik şehir turu” konseptini hatırlayarak “Peki o zaman şöyle bir arabayla geçsek şehir merkezinden? ” diye sordum,. Ama aldığım cevap bu konuyu hiç uzatmadan kapatmama yetti doğrusu; “ İçinde bulunduğun arabaya ateş edilmesi için bir sebep olması gerekmiyor, sadece zevk için ateş eden birine de denk gelebilirsin” ... Hmm, peki o zaman, kalsın, görmesem de olur... Bu arada, tüm bu uyarılara rağmen, G. Afrika’da hiç tehlikeli bir durum yaşamadım (safari hariç) bunu da ekleyeyim. Dikkatli olduktan sonra korkulacak bir şey yok yani...
Jo’burg’da görülecek sayılı yerlerden biri ve bence en önemlisi bir alışveriş ve kültür merkezi olan Nelson Mandela Meydanı. Mandela şüphesiz ki G. Afrika için bir kahraman ve büyük bir insan. İşte ona, hakettiği büyüklükte 6 metrelik bir heykel ile teşekkür etmişler. Heykelin ayakkabı boyu bile tam 1 metre :-) G. Afrikalılar (yerliler) Mandela’ya “Madiba” diyorlar. Bu Mandela’nın ait olduğu kabilenin adıymış aslında, ama artık Mandela ile özdeşleşmiş. Kişinin kabile adı soyisminden daha önemli sayılıyor ve bir saygı göstergesi olarak kullanılıyor.

Bunun dışında bahsedilecek pek başka şey yok bence.... kumarhaneler dışında tabi. G. Afrika’da kumarhaneler bir eğlence merkezi şeklinde işliyor. Bir keresinde Emperor’s Palace’daki otellerden birinde kaldım; güvenli olur, istediğin zaman çıkıp dolaşırsın dediler... Otelin içinde bulunduğu kompleksten hiç çıkmak zorunda kalmadan yürüyerek kumarhanelere, restoranlara ulaşabiliniyor. Küçük çocukları olan ailer rahat rahat kumar oynayabilsinler diye çocukları bırakacak oyun alanları yapmışlar. (ne ince düşünce!) Ve bunların tamamı aynı çatı altında... Aslında restoranların bulunduğu alan (Tribes benim denediklerimin en iyisi) oldukça güzel ama, diğer kısımlar ve sürekli kapalı bir alanda olmak sıkıyor insanı.

Her neyse, son seyahatimizde bir İngiliz arkadaşımla birlikte 4 günlük bir eğitim vermeye gittik Jo’burg’a ve oradan direkt olarak aynı eğitimin tekrarı için Dubai’ye geçecektik. Aradaki hafta sonunu değerlendirmek için Jo’burg yakınlarında günübirlik safari yapmaya karar verdik. Son gün saat 4 gibi, katılımcılara sertifikalarını verir vermez, jet hızıyla atladık kiralık arabamıza ve ver elini Sun City....

Sun City / Lost City (Güneş Şehri /Kayıp Şehir)


Sun City de Jo’burg'daki gibi bir casino kompleksi aslında. Ama kumar ve yemek dışında daha pek çok aktivite imkanı var. Özellikle golf ve su sporları.... Ve yine çocuklar ve güneşlenmek isteyenler unutulmamış, onlar için de suni bir dalga parkı ve plaj yapılmış. Ama tabi bizim oraya gitme nedenimiz bunlardan hiç biri değil, 10 dakika mesafedeki Pilanesburg Milli Parkı. Burada tamamen doğal bir ortamda yaşayan bir çok vahşi hayvan var. Hayvanlara hiçbir şekilde yiyecek takviyesi yapılmıyor; tamamen vahşi doğanın kurallarına göre yaşıyorlar. Ve bizim de amacımız öncelikle “big five- büyük beşli” ve diğer hayvanlardan da mümkün olduğunca çoğunu görebilmek.

Sun City’ye akşam üzeri vardık. Burası şimdilerde sönmüş bir volkanın krateri üzerine inşa edilmiş ve mimarisine bir efsane yön vermiş; Afrika prenslerinden biri rüyasında bir muhteşem bir şehir görmüş, ve o şehri aynen rüyasındaki gibi inşa ettirmiş. Fakat daha sonra bir depremle bu şehir yok olmuş. İşte şimdiki mimari bu efsaneden esinlenerek yapılmış. Sun City’de kalınacak yerlerden biri de işte bu peri masallarındaki saraylara benzeyen otel. Ama biz daha mütevazi bir seçim yapıp Cabanas da kaldık. Hem Safari mantığına daha uygun, doğayla iç içe... Kuş ve çekirge sesleri biribirine karışıyor, odadan sürügülü fransız kapılarla direkt bahçeye çıkılabiliniyor... Tabi bu arada sineklere karşı korunmuş olmak lazım, çünkü sıtma – özellikle safari yapılan yerlerde- korunmanız gereken risklerden biri... Aslında sıtma aşısı var, ama Türkiye’de bulunmuyor. O yüzden, doktorun verdiği antibiyotiklerden kullandım ben, her ihtimale karşı... Zaten pek börtü böcek sevmem, ama çekirge sesleri kuş seslerine karışınca gerçekten huzur veriyor. Sabah erken kalkacağımızdan çarçabuk birşeyler yiyip yatmamız gerekiyordu, ama önce Sun City’de kısa bir keşif turu yapmaya karar verdik.
Masal otelin içinden geçip, kumar oynayanları gördük... manzara inanılmazdı; ben hayatımda bu kadar çok makinayı bir arada görmedim... Üstelik dikkatimi çeken korkunç bir şey var; bu makinlar sadece chip ile çalışmıyor “kredi kartı” da kabul ediyor... Düşünebiliyor musunuz? Kredi kartı ile kumar oynayan, kıyafetlerine bakınca kumarda şimdiye kadar şanslarının pek de yaver gitmediğini kolayca anlayabileceğiniz yüzlerce insan.... Daha üst katlarda kart yada masa oyunlarının oynanabildiği salonlar var... ama sigara dumanını yararak girmek gerektiğinden oralara hiç uğramayıp, bahçeye çıktık. Sağlı sollu sıralamış, kocaman fil heykellerinden oluşan “fil yolu”ndan geçerken kayalara oyulmuş aslan ve kaplan heykellerine hayran kaldık...  Sonra da büyük efsanevi şehir kapısından içeri girerek işte bu maymunlu fıskiyeye ulaştık; çok sevdim ben bunu :-)
 

Golf sahalarına giden koruluk yolda kısa bir yürüyüşten sonra, çabucak bir şeyler atıştırdık, ve ertesi sabah 5:30 da görüşmek üzere diyerek odalarımıza çekildik. Beni yakından tanıyanlar, bu safariyi yapmayı ne kadar çok istediğimi sabah 5:30 da kalkmaya razı oluşumdan tahmin edebilirler... O gece, ertesi sabah çok erken kalkam gerektiğinin bilincinde olarak, kuş ve çekirge sesleri arasında mışıl mışıl uyudum....

Devam edecek....


Güney Afrika – 1

Beni en çok etkileyen ülkelerden biriyle başlamak istiyorum. Ancak o kadar çok anlatacak şey var ki, bir seferde bitirmek mümkün değil... Güney Afrika’ya 13 ay içinde 3 kere gitme fırsatım oldu. Ve her seferinde de mutlaka iş dışında bir şeyler yaptım; bir turistin görebileceği hemen her şeyi gördüm. Ve gerçekten de görülmeye değer çok şey var... O yüzden birkaç bölüm yapacağım. Detaylara girmeden önce şaşırtıcı birkaç genel bilgi vereyim;

Şaşırtan Gerçekler;

- Ben Afrika'ya gidene kadar başkent Johannesburg sanıyordum, oysa Güney Afrika Cumhuriyeti’nin tam 3 tane başkenti varmış: Pretoria, Cape Town ve Bloemfountain. Yasama, yürütme ve yargıyı bu üç şehir arasında bölüştürmüşler.

- G. Afrika’da bolluk sadece başkent konusunda değil; 11 tane de resmi dili var. İngilizce ticarette kulanılan dil, Afrikaans (bir nevi Hollandaca) da yaygın olarak konuşuluyor. Siyahların çoğunluğu evlerinde Zulu yada Xhosa konuşuyor. Xhosa “klik” sesi çıkarılarak konuşuluyor; yani dillerini üst damaklarında şaklatıyorlar bazı sesler için; Yazılışı da "!" şeklinde... çok eğlenceli ;-)

- Johannesburg’a ulaşmak için 9, Cape Town için 12 saatlik bir uçak yolculuğu gerekiyor, ama vardığınızda saat farkı ve dolayısıyla “jet-lag” yok :-) Çünkü Türkiye ve G. Afrika aynı boylam, yani aynı saat dilimi üzerinde...

- G. Afrika'da sadece siyah ve beyazlar yok, Hintli ve Asyalılar (Malezyalı vs.) ve bir de “colored- renkli” denilen melezlerden oluşan bir topluluk da var. Bu kişiler siyahlarla karışmış Avrupalı, Hintli yada Asyalı kişiler, ama tam “siyah” da sayılmıyorlar. Yani her melez colored değil, Afrikalı kanı gerekiyor... Apartheid (ayrımcılık, ırkçılık) döneminde renkliler siyahların üstünde beyazların altında bir sınıfta yer alıyorlarmış; yani siyahtan iyi, beyazdan kötü...

- Johannesburg güvenlik açısından o kadar tehlikeli ki, insanlar evlerini bahçe duvarlarının üstüne elektrikli tel çit koyarak koruyorlar. Yabancılar da yiyecek içeceklerini açık bir şekilde ortada bırakmamaları konusunda uyarılıyor. Yani diyelim ki restorandasınız, tuvalete gittiniz, döndüğünüzde masada yarım kalmış içeceğinize devam etmemelisiniz çünkü içine birşey atılmış olabilir!


- G. Afrika da nüfusunun 1/3 ünün HIV virüsü taşıdığı söyleniyor, ama hükümet biraz daha tutucu rakamlar açıklıyormuş.

Jo’burg, Sun City ve Safari ile devam edecek... O zamana kadar buyrun size kısa ama eğlenceli bir video ;-)