Komplo Teorisyeni Rüyalar

Ben ülkemi severim. “Türküm” demek beni "mutlu" eder, ama aşırı milliyetçi değilimdir. İnsanların da, benimle aynı milliyetten olanlarını değil “iyi” olanlarını severim. Her milletin iyisi ve kötüsü olduğuna inanırım ve kötü olanlarla aynı milliyeti paylaşıyor olmak onlara daha toleranslı bakmama neden olmaz.

Ben Atatürk’ü severim. Bugün Türk Kadını peçelerin arkasından bakmıyorsa dünyaya, onun sayesindedir. Bize yol gösteren ve gösterecek bir çok da güzel söz söylemiştir. Bunlardan iki tanesi konumuzla ilgili: “Bütün ümidim gençliktedir.” demiş ve Cumhuriyeti Türk Gençliğine emanet etmiştir. Ayrıca Türkiye’ye her zaman tam bağımsızlığı öğütlemiş ve “Bağımsızlık benim karekterimdir” demiştir.


Ben sık rüya görürüm, gördüğüm bazı rüyalar da çok ilginçtir. Komplo teorisi tarzındadır bu rüyalar. Rüylar tuhaf şeylerdir, birbiriyle alakasız bir çok şey bir araya gelir rüyalarda. Son günlerde hemen her yerde “domuz gribi” tartışmaları yapıldığından olsa gerek, macera filmi tadında ve kabus kategorisinde çok ilginç bir rüya gördüm geçenlerde.... Gündüz niyetine anlatayım ;-)

Türkiye’nin üzerinde çok ilginç oyunlar oynanıyormuş. Halk çok uzunca bir zamadır aşağılanmış, küçümsenmiş, sindirilmiş, planlı bir şekilde önce bir aşağılık kompleksi pompalanmış, sonra da ahlaki değerler bir bir çökertilmiş. Türk dili yozlaşmış, televizyon kanalları aracılığıyla halk olanı biteni “izlemeye” alıştırılmış ve düşünüp sorgulamaya üşenir olmuş... Yarışma programlarında bile düşünmeye gerek yokmuş artık... Zaten bilgili olmak da gerekmiyormuş kazanmak için. Sonra da ulusal bilinç yokedilmeye başlanmış. Koca bir imparatorluğun torunu olan ve yüzyıllardır birlikte yaşayan 72 milletten halk ayrışmaya başlamış... Kahraman bir ulusun torunu olma duygusu soykırımcı bir ulusun torunu olma ihtimaliyle gölgelenmiş, insanlar iyiden iyiye öz güvenlerini kaybetmeye başlamışlar.... Halkın büyük kısmı açlık sınırında olduğundan, sadaka almayı benimsemeye başlamış hatta birbirini ezer olmuş sadaka dağıtılırken.
Ülkenin üzerinde bu oyunlar oynanırken, bu planları yapanlar hala rahat değillermiş... Eee ne de olsa “Hasta Adam” denilen Osmanlı’dan da ümit kesilmiş, zafer ilan edilmişken, nasıl olduğu hala anlaşılamayan bir şekilde, Türk Ulusu bağımsızlığın karekteri olduğunu bundan senelerce önce göstermiş “Kurtuluş” savaşında...
Senelerce süren oyunlar sayesinde Türkiye parçalanmaya ve bölünmüye hazır hale gelmiş gelmesine ama... bu planları yapanlar işlerini bu kez sağlama alma konusunda kararlıymışlar ve çıkabilecek tüm aksilikleri önceden planlamak istemişler... Bu kez tarih tekrar etmemeli o yüzden tüm önlemler alınmalıymış. O yüzden Atatürk’ün sözlerini tekrar tekrar incelemişler, nerede aksilik çıkabilir diye anlamaya çalışmışlar. Sonuçta “Cumhuriyeti” koruyacak olanların “Türk Gençliği” olduğu anlaşılmış...... “Peki” diye düşünmüş bu planları yapanlar, “nasıl yaparız da, Türk Gençliğini tamamen etkisiz hale getiririz?”

Önce kan tahlili yapalım, anlayalım demişler... Bir bahaneyle milyonlarca Türkün kanı alınmış, incelenmiş. Ama yüzyıllardır 3 kıtada yaşayan ve bir sürü başka milletle karışa karışa evrilen bu halkın yapısı o kadar karmaşıkmış ki işin içinden çıkılamamış bir türlü....
Bu arada başka bir grup insan dünya ilaç pazarının nasıl büyütüleceğinin hesabını yapmaktaymış. Çok parlak bir fikir bulunmuş; Domuz giribi! Demişler ki, “laboratuar ortamında bir virüs üretelim, sonra bu virüsün aşısını piyasaya sürelim. Bunu pazarlayarak yılda 40 milyar dolar kazanalım, ayrıca test aşamasını bazı 3. dünya ülkelerinde yapalım ki, aşının toplam maliyeti azalsın...”
Bu parlak fikir, Türkiye’nin geleceği üzerinde fikirler üreten bir grup insana ilham vermiş... “Super, önce halkta bir korku yaratalım, sonra bu aşıyı ülkeye getirip, 25 yaşın altındaki herkese yapalım, hem de bedava yapalım ki, aşılanmadık kimse kalmasın” diye düşünmüşler. Yan etkileri tam olarak bilinmeyen (Belki de biliniyordur..) bu aşıyla “Türk Gençliğini tamamen “hasta adam” yaparsak, ileride ayağımıza dolaşmaları ihtimalini de ortadan kaldırmış oluruz. İnsanlara da “aşı için öncelikli grup 25 yaş altı deriz", halk nasıl olsa “ Bu virüs 24 yaş üstüne bulaşmıyor mu?” diye sormaz.... Sorsa da takan kim" derken... kan ter içinde uyandım... “Çok şükür rüyaymış” dedim... “hem aşı bu... nasıl olur da insanları etkisiz hale getirme ihtimali olur ki?” dedim... “Üstüm açık kaldı herhalde” dedim...

Sonra yakın zamanda Sami Irkı ile ilgili okuduğum bir yazı geldi aklıma; İskandinavya'nın asıl sahibi olan Sami köylülerinin İsveç'te bilinçli olarak kısırlaştırıldığı iddia ediliyordu bu yazıda. Artık çocuk sahibi olamadıkları için bugün dünyada sadece 50.000 Sami kalmış. Herhalde bu okuduğum yazı, domuz gribi aşısının 25 yaş altına yapılacağı haberleriyle birleşince böyle bir çıkarım yaptı bilinçaltım...

Her neyse, grip olanlara geçmiş olsun diyorum ve doktorunuza danışmanızı öneriyorum. Siz benim rüyalarıma aldırmayın!

Ve bir de Yüce Atamızın bir başka sözünü hatırlatmak istiyorum: Uğrunda yaşanacak ve ölünecek tek bir gaye vardır ki, o da mütecanis (homojen) ve müstakil (bağımsız) bir Türkiye’dir.

Bu yazının anafikri: Çernobil sonrası gözümüzün içine bakarak içilen çayları unutmayalım. Türk Gençliği, uyanık ol ki, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olsun (sonsuza kadar yaşasın) !

Not. Atatürk fotoğrafı Yeniköy Parkından.

Super Kahramanlar Gerçek Olsaydı...

Bu yazı İklim Değişikliği - Blog Action Day 2009'a destek vermek için yazılmıştır.

--------           

Çizgi roman okur muydunuz çocukkken? Ben okurdum. Kovboy hayatı çok ilgimi çekmediğinden Teksas, Tommiks’e düşkün değildim pek. Ama kardeşimin Örümcek Adam, Mandrake ve Superman’lerini çok severek okurdum.


Bu super kahraman hikayelerinde genelde bir ortak tema vardır. Super Kahramanımızın yolu bir şekilde çılgın bir bilim adamıyla kesişir. Bu bilim adamı insanlık için çok önemli bir keşif yapmak üzeredir... ama mutlaka kötü adamlar bir şekilde bu durumdan haberdar olur, bu keşiften çok büyük paralar yada çok büyük güç kazanmanın planlarını yaparlar.. Tehditle, teşvikle, (ki bu bol miktarda para olur genelde) şantajla yada hiç olmadı bilim adamının ruhunu ele geçirerek, bu formülü alıp kendilerine güç kazandıracak fakat insanlığın zararına olacak şekilde kullanmaya yeltenirler. Tam herşey bitti derken super kahramanımız ve onun super güçleri devreye girer, kötü adamlar alt edilir, dünyamız ve insanlık böylece kurtarılmış olurdu...

Bu noktadan hareketle, dünyamızın bu gün içinde bulunduğu bir çok sorunun nedeninin super kahramanların gerçek olmayışından kaynaklandığını düşünüyorum. ;-) .... Çünkü; Bilim insanları yüzlerce güzel buluşa imza atıyor ama bunların dünyamıza zarar verecek formüllere dönüşmesine engel olunamıyor... Atomu parçalayablecek teknoloji geliştiriliyor, ama bu keşfin “bomba” olarak değerlendirilmesine (!) engel olabilecek bir kahraman çıkmıyor... Madam Curie tıp dünyası için çok önemli olan Radyum’u keşfediyor, ama yaşadığımız ortamları radyasyondan arındıracak super kahramanlar çıkmıyor... Biliminsanları artık önceki keşiflerinin insanlara verdiği zararı daha aza indirgeyecek formüller üretmeye çalışmakla uğraşıyor, ama her yeni keşif bizi biraz daha hasta ediyor... İnsanoğlunun bilim aşkı ozonu deliyor, atmosfere salınımı engellenemeyen sera gazları küresel ısınmayı hızlandırmaya devam ediyor, buzullar eriyor, iklimler değişiyor.... ama super kahramanlar bir türlü yardımımıza gelmiyor...

Ben bilimin insanlığın sedece ve sadece yararına kullanılmasının mümkün olduğuna inananlardanım. Ama bunun ucuz bir yolunun olmadığını da biliyorum. Zaten hep o “daha ucuz yöntem arayışları” dünyamızı bu hale getirmedi mi? Ne demişler “Pahalıdır vardır nimeti... ucuzdur vardır illeti...”

Eeeee peki bu durumda ne yapacağız? Bir super kahramanın gelip bizi kurtarmasını beklemeye devam mı edeceğiz? Tabi ki hayır! Bence her birimiz küçük birer super kahraman olmalıyız önce, sonra da gölgelerin gücü adına Voltran’ı oluşturmalıyız.... :-)

İnsanlığın çevreye verdiği zararı azaltabiliriz; bilinçli olalım, öğrenelim, öğretelim ve yaşadığımız çevreye karşı duyarlı olalım!

Unutmayın Voltran Evrenin Savunucusu’dur. :-)

Bu yazının ana fikri: Birlikten kuvvet doğar, asla benim küçük katkım neyi değiştirir ki demeyin!

Uçaklar ve Yolculuklar

Yurtdışına ilk çıktığım zamanı hatırlıyorum; o zamanlar uçakların arka koltuklarında sigara içilebiliniyordu, henüz erkek kabin görevlisi yoktu, tüm hostesler güzeldi ve uçak yere indiğinde (eğer iyi bir iniş olmuşsa) tüm yolcular pilotu alkışlayarak takdirlerini bildirilerdi... :-)


Londra’ya gidiyordum ve o kadar heyecanlıydım ki! Bu aynı zamanda uçağa da ilk binişim olacaktı. Havaalanına 2,5 saat önceden gitmiştim ne olur ne olmaz diye... eee o zaman ucuz bilet diye bir kavram yok, ateş pahası uçak biletleri. Evden ayrılmadan önce tekrar tekrar çantamı kontrol etmiştim, biletim ve pasaportum yerinde mi diye... Hatta itiraf ediyorum vizemi bile kontrol etmiştim, artık ne olmasından korkuyorsam :-) Tedbir işte... mutlaka bir aksilik çıkacağından endişe etmek belki de... Ama seneler geçip, uçak yolcukluklarının sayısı artık 3 haneli rakamlara çıkınca, ne bu ekstra önlemlerden ne de endişeden bir iz kalıyor. İnsan birşeyi çok kereler yapınca bir çeşit körlük ve ilgisizlik geliyor... Uçağa binmek otobüse binmekten farksız oluyor ve arasıra biletsiz kalmak da normal oluyor bu durumda... İşte o noktadan sonra hatalar yapılmaya başlanıyor... Neler yapmadım ki;

Bir kere Ankara, bir kere de Kiev uçağını kaçırdım, her ikisini de zararsız ziyansız telafi ettim. Bir keresinde pasaportumu evde unuttuğumu havaalanında farkettim, sağolsun kardeşim yetiştirdi... Bir keresinde polis kontrolüne yurtdışı çıkış harcımı yatırmadan gittim, polis farkedince geri dönüp tekrar sıraya girmek zorunda kaldım.. Bir keresinde Kahire’ye giderken, yine her zaman bindiğim sabah uçağına bineceğimi sanarak havaalanına gitmem gerekenden 4 saat önceden gittim... Sayısız kereler uçağı “neredeyse” kaçırdım... Astana’da valizim kayboldu, -20 derecede ödünç kıyafetlerle denetim yaptım... Airbus ile de uçtum, pervaneli ATR ile de... Uçağa ilk binen de oldum, son binen de. 1A da da oturdum, en arka koltukta tuvaletlerin yanında da... ve (bilenler bilir) kokpitte bile seyahat etmişliğim vardır ;-) Hatta bir Sultan Air vardı eskiden, o uçakta emniyet kemerim daha bağlamaya çalışırken kopmuş, hostes de ilgisiz bir ifadeyle “önemli değil yan koltuğa geçebilirsiniz” demişti... Yani onlara göre çok sıradan bir olaydı bu, benim yaşadığım korkuyu siz düşünün artık... İşte tüm bunları yaşamışken ve uçak seyahatleriyle ilgili yaşayabileceğim her türlü saçmalığı ve komediyi yaşamış olduğumu düşünürken.... Johanesburg-Cape Town arası seyahat geldi ikinci Güney Afrika seyahatimde;

Jo’burg’dan 3 kişi 2 saat mesafedeki Cape Town’a gidiyorduk. Biletlerimiz mümkün olan en ucuz bilet olarak alındığından “1 time -1 sefer” adında bir havayolu ile seyahat edecektik. 50 kişilik filan küçük bir uçaktı bu... Koltuklarımıza yerleştik, kemerlerimizi bağladık, hostesler rutin eğitimi tekrarladılar... kalkışa hazırız.... derken bir anons: “uçaktaki bir arıza nedeniyle, uçağı boşaltmamız gerekiyor” Hepimiz sessiz bir şekilde ve arızanın kalkmadan önce farkedilmiş olmasına şükrederek, indik uçaktan ve iniş kapısı önünde beklemeye başladık. Birazdan bir görevli gelerek yeni bir uçağın hazırlandığını ve biniş için 14 numaralı kapıya gitmemiz gerektiğini söyledi. Şikayet etmeden, güle oynaya gidip, beklemeye başladık. 20 dakika sonra bir anons: “ Uçuş kapınız 18 olarak değişmiştir” – Peki, olabilir, oraya gideriz o zaman... Gittik, ve bir süre sonra boarding başladı. Uçağa bindik, yerlerimize oturduk, kemerlerimizi bağladık, hostesler rutin eğitimi tekrarladılar... kalkışa hazırız.... derken bir anons: “uçağın maksimum ağırlık sınırını aşmış olmamız nedeniyle, kalkış izni verilmiyor ve uçağı boşaltmamız gerekiyor”.... Bu kez bir nümayiştir başladı... Nasıl yani? Bunu önceden hesaplayamazlar mı? Nasıl böyle bir hata yaparlar? Dalga mı geçiyorlar, işi mi bilmiyorlar? (sonra tartışarak varılan sonuç, ikinci uçağın yakıt deposunun birinciye göre daha dolu olduğu yönündeydi...)


Bu kez sinirler bozulmuştu artık ... İndik ve beklemeye başladık, artık bir açıklama da yapılmıyordu. Yolcuların neredeyse yarısı artık bu havayoluyla uçmak istemediklerini söyleyip, biletlerini iade etmeye çalışıyorlardı.. Bir süre sonra, Cape Town'dan gelecek uçağı bekleyeceğimizi anons ettiler.... Ama kimse ne zaman kalkacağımıza dair bir bilgi veremiyordu...

Uzunca bir bekleyiş ve havayolunun ikramı 1 adet hamburger ve koladan sonra, güzel bir Airbus ile  6 saat gecikmeli olarak da olsa Cape Town’a vardık... Nihayet uçaktan inerken herkes rahatlamış ve neşeliydi.. ve hepimiz havayolu şirketinin adının “1time” dan “3rd time” a çevrilmesi gerektiği konusunda fikir birliğine varmıştık :-)

Bu yazının ana fikri: Asla her şeyi yaşadığını düşünme... hayat hep yeni sürprizler sunar sana ;-)

Bugün bayram, erken kalkın çocuklar...



Bugün bayram,
Erken kalkın çocuklar,
Giyelim en güzel giysileri,
Elimizde taze kır çiçekleri,
Üzmeyelim bugün annemizi...


Her bayram nedense Barış Manço'nun bu şarkısı gelir aklıma... Ne güzel şarkı ama...

Bir de "Balonlu İbo" adında bir şarkıcı vardı çocukluğumuzda; o da şöyle söylerdi;

Benim balonlarım vardı,
Onları kimler aldı?
Mutlu bayramlar vardı,
Kimbilir nerede kaldı?
Dostumdu benim balonlar
Çocuklar beni anlar,
Çocuklar ve o balonlar....

Bu biraz daha hüzünlü... eski bayramlara özlem, çocukluğa özlem. Ben çocukluğumu ve geçmişi düşününce, o zamanlar ne kadar önyargısız olduğumuzu farkediyorum. Sadece biz çocuklar değil, herhalde herkes biraz daha az şekilciydi o zamanlar... Belki Osmanlı padişahları da sarı, yeşil, kırmızı yahut mor kaftanlar giydiklerinden, Barış Manço pembe renkli saten gömleğiyle kabul görmüş, her parmağına taktığı o hepsi birbirinden gösterişli yüzüklere rağmen "ailemizin sanatçısı" olmayı başarmıştı. Ne yazık ki şimdi erkekler o parlak güzel renklerden yoksunlar, çünkü dünyamız ve bizler daha şekilci olduk. O güzel renkleri giyenler de "gay" damgası yemeyi göze alanlar oldu... Bu arada "gay" ingilizce de "neşeli" demek... kimbilir, belki de daha renkli giyindikleri için daha neşelidirler... :-))




Bol balonlu renkli bayramlar :-)