Zagrep, Hırvatistan - 2

Zagrep’ten bahsetmişken anlatamadan geçemeyeceğim bir olay geldi aklıma, ama "bunu ikinci bölüm yapayım bari" dedim... Ve birkaç artistik Zagrep resmini de bu yazı için sakladım... Buyrun, burada işte ;-)



Beni tanıyan arkadaşlarım bilirler, gittiğim ülkelerde genelde, turist muamelesi görmem. Genelde beni oranın yerlisi sanıp, ya yol sorarlar ya da saat. Mısır, Lübnan, Fas, İtalya, Fransa, İsrail, İspanya vs. anlaşılabilir, çünkü az çok benzerlik vardır bu ülke insanlarıyla aramızda... Ama bunun Polonya, Rusya gibi ülkelerde de olması şaşırtmıştı beni doğrusu... Ya çok enternasyonel bir halim var, ya da yolda “buralar benim” edasıyla yürüyorum farkında olmadan galiba ;-) Herneyse, Hırvatistan da farklı olmadı... Uçakta yanyana oturduğumuz iki Türk ile tanıştık, ama onlar benim Türk olduğumu hostesle konuşunca anlamışlar :-) Bir tanesi uçaktan korkuyormuş, zaten sesi soluğu kesilmiş ama diğeri hem komik hem de çok konuşkandı... Turizm sektöründe çalışıyorlarmış, "Eee madem ölü sezon, bizim Türkiye’ye gelen turistlerden neyimiz eksik" deyip yurt dışına çıkmaya karar vermişler.. Hırvatistan hem yakın olduğundan hem de vize istemediğinden - bir de kızları güzel diye duymuşlar ;-) atlamışlar uçağa. Ama gördüğüm en gözü kara turistlerdi doğrusu;  ilk kez yurtdışına çıkıyorlar, biri hiç İngilizce bilmiyor, diğeri kendisini kurtaracak kadar... otel rezervasyonu filan yaptırmamışlar, nerede kalınır, nereye gidilir bilmiyorlar ve araştırmamışlar da... "Gidince buluruz bir yer nasılsa" deyip çıkmışlar yola... Bana sordular “Havalanından şehir merkezine nasıl gideriz?” diye... Benim de ilk gidişim olduğundan bilmiyorum tabi... Ama baktım iyi insanlara benziyorlar, “Bilmiyorum ama, ben taksiye bineceğim, otelim merkeze yakın... yolumun üstünde bırakırım isterseniz, oradan aramaya başlarsınız” dedim.. Öyle de yaptılar... Vedalaşıp, iyi şanslar, iyi tatiller dileyip ayrıldık.



İkinci günün sonunda, işlerim bittikten sonra Ban Jelacic meydanında dolaşmaya çıkmıştım... Bir kafenin önünden geçerken baktım içerden birileri el sallıyor bana.... Bizim gözü kara turistler uygun fiyatlı bir hostel bulmuşlar, yerleşmişler, şehir küçük olduğundan gezilecek her yeri bitirmişler, gece hayatını bile öğrenmişler... oturmuş kahve içiyorlar... Neyse oturdum ben de yanlarına. Soğuktan donmuştum zaten, sıcak bir kahve tam da ilaç gibi gelecekti... Gezip gördüğümüz yerleri karşılaştırdık “Siz nerelere gittiniz?” “Sen burayı gördün mü?” filan diye konuşurken, içeriye birisi girdi...Koyu renk montunun altında kırmızı bir futbol forması var ve Türk Milli takımı formasına benziyor gibi.. Hemen arkamızda kalabalık bir grup vardı, onların yanına oturdu, montunu çıkardı.... eee gerçekten bizim milli takım forması bu... “Yoksa bir Türk daha mı?” dedik... Bir süre sonra iyice merak ettik ve “bari birimiz gidip, anlayalım” diye karar verdik. İngilizcesi az, girişkenliği çok olan turistimiz gitti milli formalı olanın yanına... ve başladılar şakır şakır konuşmaya... “Tamam işte, bu da Türk” dedik... ama yanılmışız ... Biraz sonra bizi de yanlarına çağırdılar... ve anladık ki, konuştuğumuz kişi aslında Türkçe bilen bir Hırvat üniversite öğrencisi... Seçmeli ders olarak Türk Dili okuyormuş meğer ve o yaz Türkçesini ilerletmek için İstanbul'a gelmiş... formayı da o zaman almış...



Bizim anadilimizi öğrenmeye çalışan biriyle karşılaşmak çok güzel bir duygu gerçekten... Daha önce de Türkçe bilen bir çok yabancıyla karşılaştım ama, onların hep birtakım mecburiyetleri vardı... Ya burada çalışıyorlar yada bir Türk ile evliler filan... Ama bu çocuk, bir mecburiyeti olmadan özgür bir seçimle dilimizi öğreniyor ve konuşuyor... Acaba bizde Hırvatçayı seçmeli ders olarak veren bir üniversite var mıdır diye merak ettim doğrusu... Ve de Hırvatistan’daki bir üniversitedeki bu Türk dili bölümü kimbilir ne kadar kalıcı olur... Zamanında Finlandiya’da Fince ile Türkçe arasındaki büyük benzerlikler ortaya çıkarıldıktan sonra (Her iki dil de Ural-Altay dil kökenindendir) Helsinki Üniversitesindeki Türk Dili bölümünün adının (AB yasalarına uyum çerçevesinde) Orta Asya dilleri olarak değiştirildiğini okumuştum biryerlerde... Umarım benzer bir uygulama Hırvatistan’a da sıçramaz onlar da AB ye girince.... Hep birlikte göreceğiz.

Bu yazının anafikri: Dünyanın neresine giderseniz gidin, mutlaka bir Türk yada Türkçe bilen biriyle karşılaşırsınız. Bu tecrübeyle sabittir ve insanın yüzünü güldüren bir şeydir :-)







Zagrep, Hırvatistan - 1

Hırvatistan, vize almadan gidebileceğimiz nadide Avrupa ülkelerindendir. Sadece bir kere, o da birkaç günlüğüne gitmiş olmama rağmen, beni etkileyen şehirlerden birisidir küçük, güzel Zagrep. Ve o şehirden aklımda en canlı olarak şu üç şey kalmıştır; tramvay, çatılar ve sıcak şarap...



2006 yılının Aralık ayıydı ve Noel’e 8-9 gün vardı... 2007 yi karşılamaya hazırlanıyordu Zagrep... O yüzden her yer ışıl ışıl süslenmişti... Hava çok soğuktu ama en azından yağmur yada kar yoktu... Özellikle Jelacic meydanı bir harikaydı... her yer süslenmiş, koskaca bir çam ağacı, ışıklar, Noel baba kostümlü satıcılar... Zaten Aralık başında başlarmış kutlamalar. Akşamları meydanda konserler, gündüzleri çocuklar için gösteriler... Arka planda hep Noel şarkıları, her yerde müzik var... İnsanlar mutlu ve gülümsüyor... Kuru soğuğa rağmen sokaklar akşamları bile cıvıl cıvıl... İnsanlar ellerinde sıcak şarapları ve eldivenleri keyifle sohbet edip gülüyor... Bu manzara bana bir kere daha milletlerin alışkanlıklarının ne kadar farklı olabileceğini gösterdi; Bizler hava çok soğuk olduğunda kapalı mekanlara girer, oturup sıcak çay yada sahlep içeriz... Hırvatlarsa, meydana kurulan büfelerin etrafında toplaşıp, açık havada ve ayakta sıcak şarap içiyorlar... :-) Görünüş olarak bize benzeseler de alışkanlıklarımız taban tabana zıt olabiliyor demek ki...



Şehir oldukça küçük ama son derece temiz ve düzenli... neredeyse dakikada bir tramvay geçiyor.. ama ona bile binmeye gerek yok aslında, tamamen yürüyerek önemli her yeri görmek mümkün... Gel gör ki, içinden tramvay geçmeyen bir fotoğraf çekebilmek oldukça zor ;-)


Şehrin merkezi Ban Jelacic (Yelaçiç diye okunuyor) meydanı. Ve meydana adını veren Vali Jelacic’in at üzerinde, kılıcı havada bir de heykeli var. Zagrep’i Macarlardan kurtaran bir halk kahramanıymış Jelacic. Bu meydandaki sokaklardan birinden çok güzel bir çiçek pazarına giriliyor. Noel yaklaştığı için bir çok ağaç süsü, mumlar ve kapı süsleri satılıyordu... Sonra taze ve kuru çiçekler geliyor... ve bu sokağın sonundaki taş merdivenlerden Dolac Pazarına çıkılıyor. Burası benim dışardan katlı otoparka benzettiğim içerde her türlü meyve, sebze, et, peynir, şarap, hediyelik eşya vs. bulunabilecek dükkanların ve tezgahların bulunduğu güzel bir pazaryeri. Meydan gibi burası da canlı ve cıvıl cıvıl. Öğle yemeği yada kahve molası vermek için güzel cafeler de var, öyle sıradan sebze pazarları gibi değil yani...



Zagrep, yukarı ve aşağı şehir (gornji grad – donji grad) olarak ikiye ayrılmış ve eğer yürümek istemezseniz yukarıdan aşağıya bir çeşit raylı asansör diyebileceğimiz finüküler ile çıkabiliyorsunuz. Şimdi İstanbul’da da var bundan, Taksim-Kabataş arasında... Yukarı şehirdeki Kaptol bölgesinde bir çok tarihi eser var. Zagrep Katedrali bunlardan biri ve boyları 100m yi aşan iki kulesi şehrin heryerinden görünüyor. Katedralin tam önünde altın renkli Dört Melek ve Meryem Ana sütunu var.
 


Bunun hemen yanına Noel e uygun olarak minyatür bir “Betlehem” yani bizim bildiğimiz adıyla "Beytüllahim" inşa etmişler. Batı Şeria’da bulunan Beytüllahim’in Isa’nın doğduğu şehir olduğuna inanılıyor. Hz. İsa doğarken, Beytüllahim şehrinin üzerine çok parlak bir yıldız doğduğuna inanılıyor ve buna Betlehem Yıldızı deniyor. Bu parlak yıldız muammasını astronomlar hala tatmin edici bir şekilde açıklayamamışlar; Venüs ve Jüpiterin aynı hizaya geldiğinde tek bir yıldız gibi algılanmasından kaynaklanmış olabilir diyenleri var. Hatta bu teoriye göre Hz. İsa'nın Aralık değil, Haizran doğumlu olması gerektiği iddia edilmişti bir kaç sene önce... Her neyse,  Noel’de çam ağaçlarının en tepesine konan büyük parlak yıldız, işte bu olayı yani Betlehem Yıldızını simgeliyormuş.




Yukarı şehrin orjinal girişi ise Kamenita Vrata’dan (Taş Geçit). Bu geçitin içinde duvarında Meryem Ana ve bebek İsanın resminin olduğu küçük bir şapel var... Anlatılana göre, bu resim tahta çerçevesinin tamamen yandığı bir yangından hiç hasar görmeden kurtulmuş. O nedenle mucizevi olduğuna inanılan bu resmin önünde ve geçitin diğer uygun yerlerinde, mumlar ve çiçeklerin arasında diz çöküp dua ediyor bir çok insan.




Olur da nerede olduğunuzu unutursanız, St. Mark Kilisesi bunu size hemen hatırlatabilir. 13yy. dan kalma bu kilisenin çatısı Hırvat bayrağını andıran bir şekilde seramiklerle kaplı ve başka bir benzeri yokmuş. Kırmızı, beyaz ve mavi damalı zemin üzerinde iki adet hanedanlık arması var. Bunlardan sağdaki Zagrep’i soldaki ise Hırvatistan, Slovenya (ki Osmalı’dan alınmış) ve Dalmaçya Üçlü Krallığını temsil ediyormuş. İşin içine Almanlar ve Avusturya’lılar da karışmış, çünkü o zaman Hırvatistan Krallığı aslında Avusturya Krallığına bağlı bir alt krallıkmış... eee sonra o da Avusturya- Macaristan İmparatorluğu olmuştu zaten ;-) Yani karışık işler bunlar, ama özetle çatı ilginç ve güzel :-)

Bu arada Zagrep’i çatılarıyla hatırlamama neden olan St. Mark Kilisesi değil, Lotrçak (Hırsız) Kulesi. Bir zamanlar amacı hırsızlara karşı şehri korumak olan bu kule, şimdi harika bir şehir manzarası sunuyor.... Çatıların göründüğü fotoğrafları çekmek için en uygun yerlerden biri :-)
Çok uzun süreli kalışlar için sıkıcı gelebilir, ama fırsat bulursanız gitmenizi tavsiye ederim... Hatta iyi eldivenleriniz ve ayaklarınızı sıcak tutacak çoraplarınız varsa, Noel zamanı gidin ve şehri Noel şarkıları eşliğinde gezin derim :-)

Daha çok Zagrep resmine web albümünden ulaşabilirsiniz. (Yolculuktan Kareler'deki fotolara tıklayarak web albümüne ulaşabilirsiniz.